Yolda ilerlerken biriyle karşılaşır. Ermiş midir, derviş midir, alim midir, bir garip aşık mıdır? Kim olduğunun bir önemi yoktur ama ondan öğrenilecek çok şey vardır. Bir bağ sanki ezelden beri bu buluşma için iki yolu birleştirmek için var olmuş gibi. Bir merak kaplar içini. Olmak yolunda olan, olmasına yardım edecek olan. Ama içinde aynı zaman da garip bir his vardır kızın, bu ermişin de bir garip hali vardır, aşk yolunda kaybolmuş bir türlü erememiş bir yanı vardır. Sabırla beklemeye karar verir, biliyordur ki hem öğrenecek, hem de öğretecek çok şeyi vardır birbirlerine. Önce sözler konuşur, sonra gözler, sonra gönüller yoksa sıralama tam tersi de olabilir, hiç fark etmez. Konuşmadan da konuşabileceklerini hissederler. Derken vakit dolar, yola koyulma zamanıdır.
Gitmek ve kalmak arasında fark yoktur, gönüller bir olunca. Beden orada yoksa da, hiçliğin ortasında birlik vardır artık. Bütün bunlar bir yerden tanıdık hislerdir. Aşk için yaratılan, aşka yetenekli olanlar bilir bunu. Saf olabilen bilir bunu özünün ta en derininde. Sonra bir şeyler daha parlak hale gelmeye başlar, bu hislerin izleri belirir birden. Bu Şems' dir. Güneş olmaktır. Kimdir bu Şems? Kimim ben?
Hayatı boyunca hep doğru bildiğini söylemiş kız, riyakarlığa, haksızlığa dayanamazmış. İnsanların içini görürmüş. Eskiden korkarmış gördüklerinden, susarmış. Bu yolda büyüdükçe, güçlendikçe konuşmaya başlamış, insanların aynası olmuş onlara kendilerini göstermiş ama insanlar kendilerinden korkmuşlar, dayanamamışlar, gerçekleri görünce çok sinirlenmişler. Hayal dünyalarında yalanlarıyla pek bir mutlularmış oysa ki... Şems' in başına gelenler onunda başına gelmeye başlamış.
Şems'in de en önemli özelliği riyakar olmamasıymış, insan kırılır diye yalan asla söylemez, doğru bildiğini insanın yüzüne söylermiş. Patavatsızmış yani, hükümdara bile demediğini bırakmamış, hükümdar ona bir kese altın fırlatmak istemiş, o hemen bir adım öne çıkıp biz aşkımız için yaptık bunları, para pul için değil demiş. Bu özelliklerinden dolayı hiç sevilmezmiş Şems. İnsanlar onu anlamaz, etrafındaki avaneleri ile konuşup, eleştrildikleri için küçük düşmelerinin intikamını alır, kötülerlermiş her yerde.
Şems'in de olanları bilme yeteneği varmış. Gizlendiğini sananları görürmüş, kapıların ardından, çok uzaklardan. Ne düşünür, neler planlarlar bilirmiş, onlar söylemeden söylermiş orada olduklarını, onu dinlediklerini, yüzlerine dermiş, korkmayın diyerek söylermiş dilediklerini. Kimler lafla alt etmek istemiş onu ama onun dili, ruhunu tedavi ettiği arkadaşı Mevlana'nın da kalemi keskinmiş.
Mevlana' nın ilhamı, Şems' in aşkla terbiyesiymiş. Şems görmüş Mevlana' nın da içini, tıpkı küçük kızın ermişi gördüğü gibi. Ham bir elmas gibi onu işlemek için gelmiş Şems. Aşk, onun ateşinde yanmadan bilinmezmiş, Mevlana'nın hatmettiği kitapların hiçbirinde yokmuş aradığı. Birbirlerine öğretmişler, birbirlerinden öğrenmişler, sonunda aşkı bulmuşlar, can pahasına bile olsa. Mevlana'yı Mevlana yapan da Şems' in ışığı imiş. Herkesin yerden yere vurduğu, kötülediği Şems'in içini gören de bir tek o varmış.
Küçük kızın hep hissettiği bir şey varmış tıpkı Şems gibi..Şems, bu dünyadaki amacının birinin ruhunu tamamlamak olduğunu bilirmiş. Tıpkı hissettiği gibi. "Bir" olmanın ne demek olduğunu bilirmiş kız aslında, bir olmak için önce yarım olduğunu kabul etmek gerekirmiş. Herkes kendini tam gördüğünden, kendini bilen bir yarıma hiç denk gelmemiş ki... Şems' in Mevlana'yı bulduğu gibi... Her yüz yılda bir Şems yaşarmış onun gibi, 800 yıl sonra neden ben?