| meleklere yakışır, melekçe |
Ve içimdeki yazma isteğine karşı duramadım... Yazmayı beceremedim hiç. Ben çizerdim eskiden, çocukken boyardım, ondan önce de hayal kurardım. Artık içimdeki çocuğu daha fazla koruyamıyorum, yavaş yavaş o da büyüdü sanırım, anneme dediğim gibi " Yeter artık bana çocuk muamelesi yapma!" diye haykırışlarına daha fazla direnemedim. O çırpındıkça gözlerindeki çocukça neşenin ve ışığın yavaş yavaş sönüşünü izledim aynada.
Çocukken bir soru sormuştum anneme, "Büyükler neden hiç gülmez?". Çünkü içlerindeki çocuğu öldürdükleri için, sevgiyle büyütemedikleri için,, hiç onu dinlemedikleri için. Her sorumun cevabını yine kendim bulduğum gibi bunun da cevabı bendeydi.
Ve durdum... Sadece durdum ve bekledim, benimle beraber büyümesi için ona izin verdim artık. Çocuklar melekler gibidir, meleklere yakışır bir hayata ihtiyaçları var, bu yüzden Angélique seni dinliyorum sana izin veriyorum artık, senin zamanın geldi.
Bu çocuğun içinde öyle bir sevgi var ki, büyük, kocaman... Hani sorarlar ya, söyle bakalım beni ne kadar seviyorsun diye, işte ben onu tarif edecek bir ebat bulamadım henüz.. Sonra çocuk herkesi, her şeyi sevdi. Sonra bir şey fark etti, bu sevgi değerli bir şeydi ve herkes kendine saklamaya pek meraklıydı. Sevgisini saklayanlara ve gösteremeyenlere hep imrendim.Onlar gibi oldu çocuk, sevgiyi göstermek yalakalık yapmak gibi yada utanılacak bir şey gibi geldi.
Sonra bir gün birini öyle bir sevdi ki... Öğrendi, gerçekten seversen tutmanın öyle kolay olmadığını. Her şey güzel giderken bir anda, karşısındaki canavar dönüştü diğerleri gibi, hepsini istedi tamamını bütün sevgiyi alıp hapsetmek istedi. Kendisinin o kadar sevilesi ve büyük bir sevgisi olduğunu sandı ve kendine saklamak istedi. Meleklere yakışan aşkını, melek gibi olan aşkını kırdı parçaladı bir çuvala koyup ruhunun bodrumuna atmak istedi. Ama çocuk buna izin vermedi, onun ellerinden şefkatle aldı aşkını ve kristal bir fanusa koydu ve dedi ki, "Sen nasıl seveceğini öğrenene kadar bunu senin için saklayacağım.Öldürmene izin veremem".
Ben niye içimde tutamıyorum taşıyor, patlıyor, öyle ulu orta fırlayıveriyor içimden bu sevgi. Ve bir gün anladım ki sevgiyi verdiğin insan, aynı şekilde sana da karşılık beklemeden sevgisini veremiyorsa, sadece kendi kabını doldurmayı düşünüyorsa sadece tüketir. Sevgiyi üretmek ancak karşılıklı verirsen, enerjinin bir ileri bir geri gidip büyümesine izin verirsen mümkündür. Sevgiyle onları kendi hallerine bırakmayı öğrendi çocuk. Onları kendi tekamülleri içinde sevgiyi nasıl gösterebileceklerini öğrenmeleri için yalnız bırakmayı öğrendi. Kendi yolunu çizmeliydi, Frank amcanın dediği gibi "I did it my way!"...
Kara bulutların altında mı yaşamalıydı, yoksa ait olduğu cenneti kendi mi yaratmalıydı?
Ve hikaye böyle başladı...
Güneşcim, o çocuk hiç büyümesin, hep sevgi dolu, sevecen, coşkulu, saf ve temiz kalsın. Ama öğrensin, gelişsin, sağlam dursun hayat karşısında... Kendi hayallerindeki gibi yaşasın hayatı... Sevmeyi bilmeyenlere, sevgisini gösteremeyenlere ancak böyle bir şeyler öğretebilir. "Bu dünyada bir diğerinin yükünü hafifleten hiç kimse yararsız değildir." demiş Charles Dickens. Bir kimseyi bile etkileyebiliyorsa, yükünü hafifletebiliyorsa ne mutlu o küçük kız çocuğuna! O çocuğa herkesin ihtiyacı var!
YanıtlaSilBu hikayenin hiç bitmemesi dileğiyle.. :)